‘Kavgam’ı yazdığı vakitlerde 30’larının sonundaki yazar; kendisini, babasının ölümüyle yüzleşen 30 yaşındaki halini, babasının gölgesinde geçen gençliğini Proustyen bir hatırlama süreciyle ve en ince detaylarıyla aktarıyor. Virajı dönen bir arabanın farları, fincanın içinde dönüp duran çay yaprakları, koltuğun kenarına yaslanmış bir kol… Hafızanın orasından burasından fışkıran ‘gereksiz’ ayrıntılardaki anlamsızlığın, gündelik hayatın tekdüzeliğinin üst üste binerek romanda oluşturduğu hiper-gerçekçi atmosfer, paradoksal bir biçimde romanın sürükleyiciliğini artırıyor. Knausgaard zaman zaman Rembrandt, ölüm, bilgi felsefesi, popüler kültür gibi çok çeşitli konularda kendi düşüncelerini temel hikâyenin içine yediriyor. Yazarın kendine kahve yapıp ofisinden çıkıp bir banka oturuşunu mikroskobik bir gözle izlerken bir anda şehrin devinimleri hakkında sayfalar süren bir düşünceler silsilesine kapılıp sonra yazarın sigarasını atıp banktan kalkışına dönüyoruz örneğin. Sonuç olarak, bütün bu katmanların arasında yazarın babasıyla, ölümle kavgasını ayrıntılarıyla ‘seyrediyoruz’.
‘Kavgam’ sıradan bir bestseller değil. Yeni bir ‘Kayıp Zamanın İzinde’ mi duruyor karşımızda bilinmez ama edebi bir kırılmayla karşı karşıya olduğumuz bir gerçek. Sonraki beş cildi bekleyecek sabrınız varsa hiç durmayın, okuyun.
‘Kavgam’ - Karl Ove Knausgaard
MonoKL Yayınları, 492 sayfa